Menü

Seyyid Ahmet ARVASİ Kimdir?

15 şubat 1932 tarihinde Ağrı Doğubayezit’te dünyaya geldi. Ailece Van’ın bugünkü adı Bahçesaray olan Müküs ilçesine bağlı Arvas köyündendir. Babası gümrük memurluğundan emekli Abdülhakim Efendi’dir. (N. Fazıl’ın üstadı Abdülhakim Arvasi ile karıştırılmamalıdır.)

İlkokula Van’da başlamış, Doğubayezit’de devam etmiştir. Karaköse’de başladığı ortaokulu da Erzurum’da bitirmiş, ardından Erzurum Öğretmen Okuluna girerek 1952 yılında mezun olmuş ve aynı yıl Konya’nın Doğanbeyli nahiyesine ilkokul öğretmeni olarak göreve başlamıştır. Ardından Ağrı’nın Molla Şemdin köyüne tayin edilen Arvasi üç yıllık ilkokul öğretmenliğinin ardından askere gitmiş, askerliğini yedek subay olarak tamamladıktan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Pedegoji bölümüne kaydolmuş ve 1958’de burayı bitirdikten sonra Van Erciş Alparslan İlköğretmen Okulu’na pedegoji öğretmeni olarak tayin olmuştur.

18 Kasım 1959’da Savaştepe ilköğretmen Okulu’na pedegoji dersleri öğretmeni olarak gelen Arvasi 4 Kasım 1965’te Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’ne nakil olmuş 22 Ocak 1972’ye kadar Balıkesir’de görev yapmıştır.

Balıkesir’den Bursa Eğitim Enstitüsü’ne tayin olan Arvasi, 1979 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden emekli olmuştur. 1979’da MHP genel idare kuruluna üye olarak seçilmiş, 12 Eylül darbesinden sonra da tutuklanarak Mamak zindanlarında yatmış, 4. Kolordu Komutanlığı Bir Numaralı Askeri Mahkemesi’nde yargılanmış ve beraat etmiştir.

İlk kez “Sır” adlı şiir kitabını 1955 yılında yayınlayan S. Ahmet Arvasi, bu kitaptan sonra düzyazıya geçmiş ve sırasıyla İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri (1965), Kendini Arayan İnsan (1968), İnsan ve İnsan Ötesi (1970), Eğitim Sosyolojisi (1976), Türk İslam Ülküsü (1979-1980), Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz (1982), İlm-i Hal (1982), Doğu Anadolu Gerçeği (1986), Şiirlerim (1989), Size Sesleniyorum (1989), Hasbihal (1990)

Hasbihal adlı eser Burak Yayınevi tarafından konularına göre tasnif edilerek yeniden düzenlenmiş ve on kitap halinde yayınlanmıştır.

S. Ahmet Arvasi hakkında birçok yazı ve kitap yazılmıştır. Kitap alanında ilk çalışma şahsıma aittir. 1992 yılında Van 100. Yıl Üniversitesi’nde lisans tezi olarak hazırladığım çalışma 1997 yılında İstanbul’da Burak Yayınevi tarafından basılmıştır. (Seyyid Ahmet Arvasi Hayatı-Tefekkürü- Eserleri, Mustafa Kuvancı, Burak Yay. İst. 1997.) Arvasi üzerine hazırladığım ikinci kitabım “Bir Gönül Dostu Seyit Ahmet Arvasi” Ekim 2009’da Bilgeoğuz Yayınları tarafından basılmıştır.

S. Ahmet Arvasi üzerine başka çalışmalar da yapılmıştır. Bunlar:
1. Hüdavendigar Onur, Asrın Yesevisi S. Ahmet Arvasi, Burak Yay. İst. 1999
2. Hakkı Öznur, S. Ahmet Arvasi, Alternatif Yay. Ank. 2002
3. Şuayip Özdemir, Seyyit Ahmet Arvasi Hayatı, Eserleri ve Eğitim Üzerine Görüşleri, Arı Sanat Yayınevi, İstanbul, 2006

Fikir adamı S. Ahmet Arvasi:

Türk ilim ve fikir hayatına “Kendini Arayan İnsan” adlı eseriyle katılan ve dikkatleri üzerine çeken Arvasi, kısa bir sürede fikri ağırlığını kabul ettirmiş, özellikle dönemin gençliği tarafından aranılan, güvenilen ve yol gösteren bir mütefekkir olarak kabul edilmiştir.

1969’larda ilk defa açıktan ve yüksek sesle Türkiye radyolarından “Türk –İslam Sentezi” şeklinde Ahmet Er tarafından açıklanan milli ve İslami düşünce yapımızla ilgili olarak “sentez” kelimesinin kullanılmasını doğru bulmamış, bunun yerine Türk İslam Ülküsü ifadesini uygun görmüştür.

S. Ahmet Arvasi idealini şöyle açıklar: “Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslamı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

İnanıyorum ki hem Türk hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri oyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim?”

Arvasi’nin şu sözleri onun fikri yapısını açıkça ortaya koyar: “Türk-İslam kültürüne, Türk-İslam medeniyetine, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslamiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur.”

Bu amaç doğrultusunda yıllarca çalıştığı öğretmen okullarında Anadolu’nun bağrından kopup gelen öğrencileri yetiştirmiş, onlara bu fikirleri vermiş; öğretmenlik dışında yazdığı yazılarla, verdiği konferanslarla bu ideale hizmet etmiştir.

Arvasi Hoca Seyyid’dir. Kendi el yazısıyla hazırladığı ve bir nüshasını M. Necati Özfatura’ya verdiği şeceresinde 48’inci göbekte Hz. Ali’ye dayanır. Arvasi Hocanın soyu 35. göbekte Seyyid Hacı Kasım Bağdadi’ye dayanır. Hacı Kasım Bağdadi, 15 ev akraba ve yakınlarıyla Bağdat’tan sefere çıkmış, üç yıl Musul’da konakladıktan sonra Mardin’e, oradan Diyarbakır’a gelmiştir. Uzun yıllar bu bölgede kurduğu dergahlarla gönüllere sultan olmuştur. Hacı Kasım Bağdadi Bursa’ya gelerek Orhan Gazi’yle görüşmüş, Orhan Gazi’nin de tasdikiyle bölgeye yerleşen Seyyidler, Doğu-Güneydoğu Anadolu’da İran ve Şii yayılmasına karşı bir yay oluşturarak Osmanlı’nın Doğu’da güvende olmasını sağlamıştır.

Seyyid, dolayısıyla Arap asıllı olan S. Ahmet Arvasi’nin neden Türk milliyetçisi olduğu hep merak konusu olmuştur. Bize göre bu ülküyü şekillendiren en önemli faktör, ailesinden gelen asalettir. Eski Van mebusu İbrahim Arvas, Tarihi Hakikatler (Ankara 1964) adlı eserinde bir olaydan bahseder:

Osmanlı’nın dağılma döneminde müridleriyle birlikte Suriye üzerinden Hacc’a giden Abdülhakim Arvasi’ye (N. Fazıl’ın üstadı) oranın ileri gelenleri kendisine medrese yaptırarak her türlü imkanı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan’da kalmasını istemişlerdi. “Osmanlı zaten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır.” denilince Abdülhakim Arvasi sinirlenip yerinden kalkmış “Dünyada iki Türk kalsa biri benim!” diyerek meclisi terk etmiştir.

S. Ahmet Arvasi kendisine bu yönde sorulan bir soruya cevaben şunu söyler: “Ben Afrika’da bir kabileye mensup olarak doğmuş olsaydım yine Türk milliyetçisi olurdum.”

Arvasi’nin şu sözlerine iyice kulak vermek gerek: : “Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslamı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, dar bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıktan gelsin ister çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında şanlı Peygamberimizin “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz”, “Kavminin efendisi kavmine hizmet edendir.” ve “Vatan sevgisi imandandır.” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere bağlıyım.”

Arvasi Türk milliyetçiliğini de şöyle tanımlar: “Milliyetçilik, bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal, politik yönden güçlendirmesi ve başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik meşru bir hak ve şuurdur.”.

“Türk milliyetçiliği İslam iman ve şuuru içinde yücelmeyi gaye edinen ve Türk’ün mutluluğunu burada arayan bir harekettir.”

“Türk milliyetçiliği sadece bir aydın zümre hareketi değildir. Bütün nesil, dilim ve tabakaları ile Türk milletini kucaklayan bir fikir ve harekettir. Onun programı, çağdaş Türk – İslam ülküsünü, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yönleri ile gerçekleştirmektir. Büyük ve güçlü Türk devletini gerçekleştirme iradesini daima ayakta tutmaktır.”

Arvasi Hoca’nın fikirlerinin anlaşılabilmesi için onun kitaplarının okunması gerekmektedir. Buraya alabildiğimiz onun düşüncelerinden, çizdiği yol haritalarından sadece birkaçıdır. O, bütün ömrünü Türk gençliğini bilinçlendirmeye ve yetiştirmeye vakfetmiştir. Bugün bizler de onun eserlerinin gençler tarafından okunmasını sağlayarak bilinçli bir Türk gençliği yetiştirmek zorundayız.

Öğretmen S. Ahmet Arvasi:

1952’de başlayan öğretmenlik hayatı 1979’da emekliye ayrılmasıyla resmi olarak son bulmuş, ancak Arvasi hoca fiili olarak öğretmenliğe devam etmiştir. 27 yıllık öğretmenlik hayatı boyunca sayısız öğrenci yetiştirmiş, Milli şuurla dolu nice öğretmen mezun ederek okullara göndermiştir. Arvasi Hoca’yı Yazar Beşir Ayvazoğlu şöyle anlatıyor:

“Onun talebesi olan herkes ondan etkilenmiştir. Her yeni ders, yeni ufuklar açan bir derstir. Sadece konuşmasıyla değil, çok güzel jestlerle, mimiklerle de etkilerdi. Aktör gibi anlatırdı. Acaba büyük bir aktör olabilir miydi diye sormuşumdur kendi kendime. Gözlerindeki derin ifade… Çok okuyan, düşünen, rahatsız insan gözleri, insana sonsuzluk ve derinlik hissini verirdi. Adeta hipnotize ederdi karşısındakileri.”

Emekli öğretmen, yazar Mehmet Ozan Semerci hocayla ilgili bir anısını şöyle anlatıyor: “1971 yılı kışında bir gece üç dört arkadaş, eğitim enstitüsünde okuduğumuz o günlerin sıkıntılı atmosferi içinde iyice sıkıldığımız, bunaldığımız bir günde ne yaptıysak bir türlü feraha çıkamamıştık. En nihayet ‘Haydi hocaya gidelim’ dedik. Saat gecenin 24’ü. Perdeden sızan ışıktan cesaret alarak kapısını çaldık. Tahmin ettiğim gibi hala yatmamış (fakat yatmak üzere) olduğundan bizi kapıda karşıladı. Her zamanki mütebessim çehresi ile şaka yollu bir ifadeyle: ‘Bre zalimler, saat kaç biliyor musunuz?’ deyince biz de ‘Evet hocam.’ karşılığını verdik. ‘Peki öyleyse girin içeri’ diyerek bizi kabul etti. O gece sabaha kadar son derece bereketli ve feyizli bir sohbet oldu. Moralimiz düzelmiş, ruhumuz aydınlanmış, gönlümüz ferahlamış olarak yanından ayrıldık.”

S. Ahmet Arvasi öğretmenliğinin ilk yıllarında başından geçen bir olayı anlatıyor bir yazısında: Ağrı`nın Doğubayezıt ilçesi Molla Şemdin Köyü`nde köy muhtarı kendisine “müellim bey” diye seslenir her zaman. O, muhtarın şivesidir, “muallim” sözünü telaffuz edemediği için böyle söylüyordur diye düşünür. Ancak birkaç ay sonra muhtar Hoca`ya gelir ve şöyle der: “Ahmet Bey, sen gerçekten muallimmişsin. Senden önce buraya gelenler hep “müellim” oldular ama sen “muallim”sin.” (müellim: elem veren, üzen, inciten; muallim: ilim öğreten).

O, hep muallim oldu. Sakin Öner “Türk İslam Ülküsü Mütefekkirinin Eğitimle İlgili Düşünceleri” başlıklı yazısında şunları anlatıyor: “Merhum S. Ahmet Arvasî, her şeyden önce bir eğitimciydi. Hem de, büyük bir eğitimciydi. O’nun bu yönünü, muarızları ve düşmanları bile ittifakla kabul etmişlerdi. Kader bize, meslek hayatının son yıllarında (1975-1978) üç yıl kadar birlikte çalışma fırsatı verdi. Arvasî Hoca, benim Müdür Başyardımcılığını yaptığım Atatürk Eğitim Enstitüsünde, Meslek dersleri öğretmeni olarak vazife yapıyordu. Branşında söz sahibiydi. Zaten bunu, okuttuğu Eğitim Sosyolojisi dersinin tek kitabını yazarak da, ispatlamıştı. O tarihlerde, terör ve anarşi doruk noktasındaydı.

Okullarda işgaller ve boykotlar bir türlü gündemden inmiyordu. Arvasî Hoca, buna rağmen her zaman olduğu gibi, derslerinde bir ilim adamının namus anlayışıyla, taviz vermeden ders konularını işliyor, fikirlerini savunuyordu. Doğu ve Batı’nın bütün psikolog, sosyolog ve filozoflarının fikirlerini çok iyi bildiğinden, onunla tartışma cesaretini gösterenler, sürekli kaybediyorlardı. Bu yüzden, aşırı sol militanlar, tesir altında kalmamak ve ideolojilerini zaafa uğratmamak için, sempatizanlarıyla birlikte, Hoca’nın derslerine girmemeye başladılar. Hatta, o günlerin bazı sol fraksiyon dergilerinde, Hoca’dan “Ülkücülerin ideoloğu” sıfatıyla söz ediliyor ve militanlara hedef gösteriliyordu. Fakat o, bunlardan yılmıyor ve ders dışındaki zamanlarında Türk gençlerine, Türk-İslam ülküsünü konferanslar ve seminerler halinde anlatıyordu. Evinde geçirdiği bir kaç saat içinde bile, İstanbul’dan ve yurdun çeşitli yerlerinden gelen sevenleri ile çeşitli memleket meseleleri hakkında hasbihal ediyordu. Okuma ve yazma alışkanlığı ise son nefesine kadar aralıksız devam etti. Sanıyorum, kendisine ve ailesine ayırdığı özel bir vakti yoktu. Okulda ders dışı zamanlarda, bizlerin yanına gelerek, Enstitünün genç idareci ve öğretmenlerinin sıkıntılarına ortak olur, müşküllerini çözmelerine yardım ederdi. Kısacası, o, sadece öğrencilerin değil, biz idareci ve öğretmenlerin de hocasıydı.”

Yakın dostu, akrabası, Van Belediye Başkan yardımcısı merhum M. Demiray Şaşıhüseyinoğlu Arvasi Hocayı şöyle anlatıyor: “Öğretmen okulun bitirirken, yalnız bir öğretmen değil, yetişmiş, vasıflı bir aydın olarak meslek hayatına atılmıştı. Yalnız öğrencilerine değil, arkadaşlarına ve muhitine de öğretiyordu.

Bu arada pek çoğunun takdir ve hayranlığını toplarken, aşağılık duygularına kapılan bazılarının husumetini de çekti. Ulaşamadıkları bu yüksek şahsiyete iftira ve çamur atmak isteyenler oldu. Zor şartlarda yüksek tahsil lüzumunu hissetti. Gazi Eğitimde okuduğu sürece bir öğrenci değil, mihrak adam, merkez adam oldu.

Rastladığım bir grup sınıf arkadaşı, aralarında konuşurken, “filan kitap şöyle diyor, yahut, filan hoca şöyle dedi” demek yerine: “Arvasî şöyle dedi, Arvasî böyle dedi” diye onun fikirlerinden bahsediyorlardı. Derslerde hocaları isteksiz dinleyen öğrenciler, ders dışında Ahmet Arvasî’nin etrafında kümeleniyor, onu büyük bir zevkle ve dikkatle dinliyorlardı.

O, okulda ayrı bir okul, ayrı bir kürsüydü. Diyebilirim ki o dönemin öğrencileri, okulun yanında, Arvasî’den de mezun olan üstün meziyetli bir kadro oluşturmuşlardır.”

Arvasi Hoca için anlatılan bir sigara olayı vardır: Balıkesir Savaştepe Öğretmen Okulunda Arvasi Hoca sevdirir, kızmaz; müjdeler, korkutmaz. Çocukları adam gibi karşısına alır, dertlerine derman olmaya bakar. Gençlerin yazdığı hikayeleri okur, mısralarına kafiye uydurur, denemelerine ilaveler yapar. Acemice karalamalara da vakit ayırır, hiç birinin hevesini kırmaz. Her ne kadar saklasa da maaşının irice bir bölümünü muhtaç öğrencilere dağıttığı bilinir.

Lakin, sigarayı fazlaca içmektedir. Bir gün muallim arkadaşlarından biri “Çocuklar size özeniyor hocam” der, “Sigarayı aynı sizin gibi yakıyor, izmariti sizin gibi söndürüyorlar.” Hiçbir şey söylemez. Derhal kantine girer, öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında cebinden paketini çıkarır ve parça parça edip ortaya atar. Çocuklar mesajı alırlar. Eller bellere, çoraplara gider, büyük bir hınçla paketlerini paralarlar, o günden sonra okulda sigara içen tek talebe kalmaz.

Bir öğretmen, bir fikir adamı, bir gönül dostuydu Seyyid Ahmet Arvasi. 31 Aralık 1988’de özlediği nesli yetiştirmek için yazdığı yazılarına birini daha eklemek üzere daktilosunun başındayken kalp krizine yenik düştü

 

alıntı yayın: www.edebiyatdefteri.com