Menü

Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin hadisinde unutulacak diye bahsettiği FER’ÂİZ İlmi

nobanner

FER’ÂİZ

İslâm hukukunda mîras taksimi için kullanılan ilmî terim. Mîras hukuku, insanoğlunun yaratılışıyla başladı. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan bu yana, insan-mal-ölüm münâsebeti devam etti. İnsanoğlu, yaratıldığı günden beri hayâtını sürdürebilmek için, mala, tabiattaki hissesine devamlı ilgi duydu. Mal, insanın yaşama hakkından sonra gelmektedir. Hattâ insan, vefatından sonra bile, malı ile olan ilgisini devam ettirmek ve mallarını, ya hısımlarına veya seçtiklerine bırakmak istemektedir, ölümden sonra kişinin bıraktığı mal, mülk, para ve haklar başlı başına bir ilim konusu olmuştur. Bu hususta her toplum, kendi dînî ve sosyal durumuna göre, kanunî düzenlemelerde bulunmuştur.

İslâmiyet’te, mîras hukuku ile ilgili hususlar, ayrı bir ilim konusudur. Bu taksîmât, Allalhü teâlâ tarafından Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Buna ferâiz ilmi denilmektedir. Ferâiz, farz kelimesinin çoğulu olup, mirasta; vârislere tâyin olunan hisseler, paylar demektir. Âlimler, ferâiz ilmini: “Vefat eden kimsenin bıraktığı malın, kimlere verileceğini ve nasıl dağıtılacağını gösteren ilimdir” şeklinde tarif ettiler.

Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde en açık ve en geniş bildirdiği şey; ölüden kalan mirasın nasıl dağıtılacağıdır. Burada yapılacak işlerin çoğu farz olarak emrolunduğu için, hepsine ferâiz dendi. Zîrâ bu ilim nass yâni Kur’ân-ı kerîm ile sabittir. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfinde; “Ferâiz ilmini öğrenmeye çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz. Ferâiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey bu ilim olacaktır” buyurdu. İlmin yarısı buyurulmasının sebebini âlimler; “İnsanın, bir dünyâ, bir de âhıret (ölümden sonraki) hayâtı vardır. Ferâiz ilmi, öldükten sonra kişiye ait olan bir takım hükümlerden de bahseder. Yine ferâiz ilmi, bir kimsenin vefatıyla geride bıraktığı malının vârislerine ihtiyarî olarak değil de, zarurî olarak doğmuş hakları olması sebebiyle intikâlidir” şeklinde açıklamışlardır.

Ferâiz ilmi, fıkhın yâni İslâm hukukunun bir bölümüdür. Fakat şeref ve fazîleti sebebiyle müstakil bir ilim dalı sayılmıştır. Bu ilmin, sayılamıyacak kadar âlimleri yetişti ve kitapları yazıldı. Emevî, Abbasî ve Osmanlılar zamanında, mîras taksimi, ferâiz ilmine göre yapıldı.

Ferâiz ilminin kaynakları; Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve icmâ-ı ümmet (Eshâb-ı kiramın ve müctehid âlimlerin sözbirliği)dir. Nisa sûresi 7-13. âyetleri ile 33. ve 176. âyetleri, mîras taksimindeki hak (hisse) sahiplerini açıklamaktadır. Bekara sûresi 180-182. ve 233 ile 240.âyetleri ve Mâide sûresi 106-108. âyetleri ve Enfâl sûresi 72-75. âyetlerinde mîras hukukunun genel hükümleri açıklanmaktadır. Bu âyet-i kerîmelerde mîras ve taksimat meâlen şöyle bildirilmektedir:

“Ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara azından da, çoğundan da farz edilmiş birer nasîb olarak, hisseler vardır.” (Nisa sûresi: 7) Câhiliyet devrinde kızlar, kadınlar ve çocuklar, mîras alamazlardı. O hak, ancak harbden ganîmet alan, yaşadıkları yerleri (memleketi) müdâfâ eden kimselere mahsusdu. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlüyle, kadın ve kızların mîrasdan men edilme âdeti kaldırılmış oldu.

“Mîras taksim olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa, kendilerini ondan (bir şey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alarak) güzel sözler de söyleyin.” (Nisa sûresi: 8) Bu emir nedb’e dâirdir. Yâni öyle yapılması mecburi değil, bir insanlık ve şefkat sadakasıdır.

“Arkalarında âciz ve küçük evlâdlar bıraktıkları takdirde onlara karşı (hâlleri ne olacak diye düşünüp) endişe edenler, (himayeleri altındaki yetimler ve diğer mirasçılar hakkında da aynı hissi taşımamaktan) saygı ile korksunlar. Allah’dan sakınsınlar, (Gerek vâsîler, gerek onların yanında bulunanlar hâtıra, gönüle bakmayarak) sözü dosdoğru söylesinler.” (Nisa sûresi: 9)

“Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Ve yakında onlar, alevli bir ateşe (Cehennem’e) gireceklerdir.” (Nisa sûresi: 10)

“Allah size (mîras hükümlerini şöylece) tavsiye (ve emr) eder: Evlâdlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin payı mikdârıdır. Fakat onlar (o evlâdlar) ikiden fazla kadınlar ise (ölünün) bıraktığının (terekenin) üçte ikisi onlarındır. (Kız evlâd) bir tek ise, o zaman (bunun) yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa ana ve babadan her birine terekenin altıda biri (verilir.) Çocuğu olmayıp da ona, ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri anasınındır. (Erkek, kız) kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır. (Fakat bütün bu hükümler, ölenin) edeceği vasiyyet (in yerine getirilmesin) den veya borcundan (ödenmesinden) sonradır. Siz babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin, fayda cihetinden, size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bu hükümler ve hisseler) Allah’dan birer farizadır. Şüphesiz ki, Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (Nisa sûresi: 11)

“Zevcelerinizin çocuğu yoksa terekesinin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size terekesinden (düşecek hisse) dörtde birdir. (Fakat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasıyyeti ve borcu edadan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızdan dörtte biri onların (zevcelerinizin)dir. Şayet çocuğunuz varsa, terekesinden sekizde biri edeceğiniz vasıyyet ve borc(un edâsın)dan sonra onlarındır. Eğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi bulunursa, bunlardan her birinin (hakkı) altıda birdir. Eğer onlar bu (mikdârdan) çok iseler, o hâlde onlar, (ölünün) edeceği vasıyyet ve borc(un edasır)dan sonra üçte bîrde ortakdırlar. (Gerek vasıyyetde ve gerek borç ikrarında, mirasçılara asla) zarar verici olmamalıdır. (Bu emirler ve hükümler) Allah’tan (size) bir vasıyyettir. Allah (her şey) hakkıyla bilendir, halimdir (Cezayı geciktirirse de ihmâl etmez.) (Nisa sûresi: 12

(Habîbim) senden fetva (dînin hükmünü) isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Eğer (erkek veya kız) evlâdı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana-baba bir veya sâdece baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa, terekesinin yarısı onundur. Eğer (mîrasçı) erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (vefatıyla) bıraktığı (nın tamâmını alır.) Eğer (aynı şartlarla kalan) kız kardeş iki (veya daha ziyâde) ise, oğlan kardeşinin bıraktığının üçte ikisi(ni alırlar.) Eğer (yine aynı şartlarla mirasçılar) erkek ve kız kardeşler ise o zaman erkek için dişinin iki hissesi (vardır.) Allah size şaşırırsınız diye (dînimizin hükümlerini) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nisa sûresi: 176) Eshâb-ı kiramdan Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) hasta olduğu zaman, Resûlullah efendimiz ziyaretine gitmişti. Hazret-i Câbir (radıyallahü anh); “Yâ Resûlallah! Ben kelâleyim (babasız ve evlâdı olmayan bir kişiyim.) Mîrasım ne olacak?” diye sordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ahkâmdan en son inzal buyrulan âyet-i kerîme budur.

Mîras bölünürken, erkek çocuklara kız çocukların iki katı verilmesi, çok kerre bâzı kimselerin yanlış düşünmelerine sebeb olmaktadır. İslâmiyet’te kadın, mîrasdan hiç bir şey almaya muhtaç bırakılmayıp, onun bütün ihtiyaçlarını; kocası, babası, erkek kardeşi ve amcası gibi mahrem yakınları, çalışıp, kazanıp, ona vermeğe mecbur tutulmuştur. Erkeklerin bu güç vazifelerinden dolayı, mîrasın hepsini almaları lâzım gelirken, İslâmiyet kadınlara iltimas ederek, erkeğe verilenin yarısını da onlara vermektedir. Erkek, kadına bakmağa mecbur, kadının ise, kendine bile bakması lâzım olmadığı hâlde, İslâmiyet kadını kayırmakta, ona ayrıca mîras da vermektedir. İslâmiyet’te kadınların çok kıymetli oldukları buradan da anlaşılmaktadır.

İslâmiyet’ten önce Mısırlılarda, Çin Hukûkunda, Japonlarda, Brehmenlerde, İranlılarda, Roma hukukunda, Eski İsrail hukukunda kızlar, verasetten tamamen mahrum idi. Arablarda eli silâh tutmayan, memleketini müdâfaa edemiyen küçük çocuklar, kızlar, kadınlar vâris olamazdı. Ölen kimsenin malı-mülkü, en yakınlarından erkek olup, harp edebilecek yaşta olanlara verilirdi. İslâm dîni, küçük çocukları ve kadınları mîrasa ortak ederek mağduriyetten kurtarıp, erkekler gibi mîrasa ortak yaptı. Resûlullah efendimiz zamanında Uhud harbine iştirak edip bu harpte şehâdet şerbetini içen Sa’d bin Rebî’nin (radıyallahü anh) zevcesi, iki kızını alarak Resûlullah efendimizin huzuruna geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bunlar, şehîd olan Sa’d’ın kızlarıdır. Şimdi amcaları, mallarını ellerinden alarak kendilerine bir şey vermediler. Hâlbuki, bunlar malsız evlenemeyeceklerdir” diyerek durumlarını arzetti. Peygamber efendimiz de; “Allahü teâlâ bu mes’elede hükmünü bildirir” buyurdular. Bunun üzerine mirasla ilgili Nisa sûresi on birinci âyet-i kerîmesi nazil oldu.

Bu mîras âyet-i kerîmesi inip, erkek ve kız çocukları, ayrıca ana ve babayı vâris kılınca, müslümanlar o zamana kadar, gerek kendi aralarında, gerek komşu devletlerde gördükleri hâle uymayan bu taksime hayret ettiler ve; “Nasıl olur da zevceye dörtte bir veya sekizde bir, kız çocuklara yarım verilir ve küçük çocuklar vâris olur. Hâlbuki, bunlar içinde düşmanla savaşan ve ganîmet alabilecek kimse yoktur” dediler. Sonra da Allahü teâlânın emrine saygı ve muhabbetle uydular. Onların bu hayretleri, bu mîras taksiminin ehemmiyetini göstermektedir.

İslâm hukukuna göre; kayıp olan kimse, hükmen ölü sayılır. Ana rahminde canlandıktan sonra, öldürülüp diyeti verilen kimse de takdîren ölü sayılır. Bu ikisinin de malları vârislerine taksim edilir. İki kardeşten biri Çin’de, diğeri İspanya’da aynı gün güneş doğarken ölseler, İspanya’da ölen diğerine vâris olur. Çünkü güneş, Çin’de daha erken doğmaktadır. Feraiz ilmine göre; vefat edenin bıraktığı maldan ve mülkten, sıra ile şu işler yapılır: 1-Hiç bir dağıtma yapmadan önce cenazenin kefenleme ve defn masrafları verilir. 2-Kalanın hepsinden borçları ödenir. 3-Geriye kalan mal-mülk piyasaya göre değerlendirilip, üçe bölünür. Bir kısmı ile, İslâm dînine uygun vasiyetleri yerine getirilir. Diğer iki kısım eşyanın, değerlerine göre, kendileri veya satılıp paraları vârislere şöyle dağıtılır:

A-önce, eshâb-ı feraiz denilen 12 kişiye, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen hakları verilir. Bu haklara farz adı da verilmiştir. Eshâb-ı feraiz, Kur’ân-ı kerîmde 6 sınıfa ayrılmıştır. Her sınıfın hissesi (farzı) ayrı ayrı bildirilmiştir. Bu hisselerde, mîrasın 1/2’i (nısıf), 1/4’i (rubu’), 1/8’i (sumun), 2/3’si (sülüsân), 1/3’i (sülüs) ve 1/6’i (südüs)dür. Hepi 40 hâldir. Bunlardan dördü erkektir. Eshâb-ı ferâizden olan kimseler: 1-Baba, 2-Dedeler (sahih), 3-Erkek kardeşler, 4-Zevç (koca), 5-Kızkardeşler, 6-Zevce (eş), 7-Kızlar, 8-Oğlunun kızları, 9-Ana-baba bir kızkardeşler, 10-Baba bir kız kardeşler, 11-Anne, 12-Nineler.

B-Eshâb-ı ferâizden artan mal, Asabe denilen akrabadan meyyite yâni ölene en yakın olanına verilir. Asabe yok ise, bunlar da, eshâb-ı ferâize dağıtılır. Fakat zevç (koca) ve zevceye bu sefer verilmez. Asabe olanlar (sıraya göre):

1-Oğul, 2-Oğlun oğlu, 3-Baba, 4-Dede (sahih ced), 5-Ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşler, 6-Erkek kardeşlerin oğlu, 7-Ana-baba bir amca veya baba bir amcalar, 8-Amcaoğulları, 9-Âzâd olan köle veya cariyeyi azâd eden adam.

C-Eshâb-ı ferâizden ve asabelerinden kimse yok ise, Zevil-erhâm denilen akrabaya verilir. Bunlar 10 sınıf olup, yakınlık sırası ile şunlardır: 1-Kızlarının çocukları ve oğlunun kızlarının çocukları, 2-Cedd-i fâsid ve Cedde-i faside, (Arada ana bulunan dede ve nineler) 3-Kız kardeş çocukları, 4-Anadan kardeş çocukları, 5-Erkek kardeş kızları, 6-Amca kızları, 7-Anadan amca ve çocukları, 8-Teyzeler ve ana-babanın dayıları ve bunların çocukları, 9-Dayılar ve ananın-babanın halaları ve bunların çocukları. 10-Beytülmâldir.

D-Zevil-erhâmdan da kimse yoksa (Mevlel-muvâlât) denilen adama verilir. Bir zımmî, (yâni gayr-i müslim vatandaş) veya harbî (vatandaş olmayan gayr-i müslim) bir müslümanın yardımı ile îmâna gelir ve bu müslümanı velî kabul ederse, yâni onun emrine girerse, borçlarını ödemeği kabul ederse, bu müslüman onun Mevlel-muvâlâtı olur.

E-Yukarıdaki vârislerden hiç biri yoksa, mîrasın 2/3’si yine vasiyete harcanır. Vasiyeti de yoksa, meyyit zımmî olsa bile, beytülmâl (devlet) alır. Mîrasa dört şey mâni olur: 1-Köle mîras alamaz. 2-Kısas veya keffâreti gerektirecek şekilde meyyitin katili olan vâris mîras alamaz. 3-İki ayrı dinden olanlar ve mürtedler (müslümanlıktan ayrılanlar) mîras alamaz. 4-Kaldıkları yerler, ayrı ülke olanlar da mîras alamazlar. Asabelerden, ölene yakın olanlar, uzak olanları mirastan mahrum bırakırlar. Babası sahip çıkmayan veled-i zina yâni nesebi sahih olmayan çocuk da vâris olamaz.

İslâm hukukunda 5 çeşit arazi vardır: 1-Mülk olan topraklar. Bunların sahibi ölünce, toprak satılıp parası ile sahibinin borcu ödenebilir. Kalanının üçte birinden vasiyeti yapılır. 2/3’si vârislerine, mirasları miktarında verilir. 2-Mîrî topraklardır ki, mülkiyeti devlete aittir. Bunlar şahıslara peşin para karşılığı, tapu senedi ile kiraya verilir. Alanın mülkü olmaz. Satılamaz ve vârislerine mîras olamaz. Tapu sahibi ölünce, toprak erkek ve kız çocuklarına eşit olarak verilir. Şimdi mîrî toprak kalmamış, herkesin mülkü olmuştur. 3-Vakıf toprakları, 4-Umûma terk edilen topraklar (metruk arazi). 5-Ölü topraklar. Devletin ve kimsenin olmayan topraklardır.

Ferâizin taksimini gerektiren problemleri çözebilmek için daha birçok bilgileri öğrenmek lâzımdır. Bunlar fıkıh kitaplarında açıklanmıştır.

Ferâiz problemlerinin çözülmesini, din âlimleri hemen yapardı. Ali’ye (radıyallahü anh) minberde iken en karışık problemleri sorarlardı. Kâğıda, kaleme lüzum kalmadan, hepsini zihinden çözer, hemen cevâb verirdi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri ve diğer İslâm âlimleri de böyle idiler. Her devirde ölen müslümanların mallarına, öldüğü gün gelen mîrâs taksîm işleri ile vazîfeli kâdılartarafından el konulur, kimsenin haksız olarak istifâdesine müsâade edilmezdi. Hemen mirasın taksîmi yapılır, hak sahiplerine malları teslîm edilirdi. Böylece, müslümanların bilmeden yetîm malı yemeleri önlenir, insanların kursağına haram lokma girmesine mâni olunmaya çalışılırdı.

Ferâiz ilmine dâir bir çok eserler yazıldı. Bunlardan en meşhûru Muhtasar-ı Secâvendî’dir. Bu eserin bir çok şerhleri vardır. Bunlar içinde büyük âlim Mevlânâ Şemseddîn Fenârî Şerhi çok meşhûrdur. Haleb âlimlerinden Şeyh Ahmed Hanbelî de buna geniş bir şerh yazmıştır. Anadolu’da yetişen âlimlerden Muhsîn-i Kayserî’nin de manzume şeklinde bir şerhi vardır.